Tags

Ortaçağı başladığı dönemden itibaren anlatan kaynaklar genelde karamsar bir tabloyla başlıyor. Umberto Eco gibi bir ortaçağ insanı bile erken ortaçağa ”karanlık bir dönem” demiş. Bu olumsuz tabloyu yaratan başlıca faktörler açlık ve meteoroloji. Ortaçağda yerellik önem kazandı, tüm Avrupa için bir genelleme yapmak doğal olarak hatalı. Yine de birçok tarihçinin kitaplarında değindiği bir takım genel konular var. Yazı erken ortaçağ ile başlıyor fakat daha sonra geç döneme dair veriler ile birleştirdim. Aynı başlık için bir de geç ortaçağ bölümü açmak istemedim.

ERKEN ORTAÇAĞDA KUZEY YARIMKÜREDE ORTALAMA SICAKLIKTAKİ DÜŞÜŞ

Yazın Bizans’ın Damak Tadı kitabını okurken yazar Theophanes’in 763-764 kışında Konstantinopolis’te Boğaz’ın nasıl donduğu anlatısıyla karşılaştım:

Ekim başından sonra keskin bir soğuk vardı, ama yalnızca bizim ülkemizde değil, doğuda, batıda ve kuzeyde hava daha da soğuktu. Soğuk yüzünden Karadeniz’in kuzey kıyısı otuz arşın derinliğe ve yüz mil açığına dek dondu… Buz ve kar yağmaya devam ettiğinden, donmuş kıyının genişliği yirmi arşın daha arttı, böylece deniz karaya dönüştü. Hazarya, Bulgarya ve diğer komşu insanların ülkelerinden gelen vahşi adamlarla evcil yaratıklar orada dolaşır oldu. Şubat içinde, ilahi bir buyrukla buz, çok sayıda, dağ gibi buz kütlelerine bölündü. Rüzgarın gücü onları aşağıya, Daphnousia ve Hieron’a dek sürükledi, öyle ki, Boğaziçi’nden geçerek kente ve ta Propontis (Marmara Denizi’nin antik adı), Abydos ve Adalar’a dek gelip her kıyıyı doldurdular. Kendim görgü tanığıydım ve otuz arkadaşımla birlikte açığa, onlardan birine kadar gidip üstünde oynadık. Buzdağlarının üstünde hem yabani hem evcil olan bir sürü ölü hayvan vardı. İsteyen herkes, engelle karşılaşmadan, Sophianae’den (Çengelköy’ün antik adı) kente ve Chrysopolis’ten (Üsküdar’ın antik adı) Aziz Mamas (Beşiktaş’ın antik adı) ya da Galata’ya karadan yolculuk edebilirdi. Bu buzdağlarından biri akropolün (Topkapı Sarayı’nın bulunduğu yer kastediliyor) limanına çarpıp darmadağın etti. Kocaman başka biri sur duvarında parçalanıp suru fena halde sarstı, öyle ki, içerideki evler de sur duvarıyla birlikte titredi. Kentin tüm erkek, kadın ve çocukları buzdağlarına bakmaktan kendilerini alamıyorlardı; sonunda ağıt yakarak ve gözyaşları içinde evlerine gittiler.

Theophanes’in dediği gibi sadece Konstantinopolis değil, kuzey ve batıda da soğuk bir iklim varmış. Belgesel tanıklık ile modern bilimin ortaklaşa çalışması sonucu MS 1. binyılın ortalarında bütün kuzey yarımkürede ortalama sıcaklıkta 1,5 derecelik bir düşüş, yağış miktarının artmasına ve su baskınlarına neden olmuş. 700 yılı civarında, sıcak ve kuru yazlar ile aşırı soğuk kışlar örüntüsü iz bırakmış. 10. yüzyılda Kuzeybatı Avrupa’da kışları aşırı yağan kar yüzünden ırmaklar donmuş. Binyılın son yüzyılında sıcaklıklar tekrar ortalamanın üzerine çıkmış. 12. yüzyılda Kuzey Avrupa’da 500 yılı civarındakinden yaklaşık 2 derece daha yüksek yeni bir iklimsel optimum kurulmuş. Sert iklim koşulları veya yaşanan ani değişimler hasadı doğal olarak etkiliyor. Hasat kötü olunca açlık ve kıtlık riski de doğal olarak artıyor. İlk alt başlığı bu sebeple meteoroloji olarak seçtim. Özellikle erken ortaçağda kıtlığın başlıca sebeplerinden birisi.

KARANLIK YILLAR: ROMA İMPARATORLUĞU ÇÖKTÜ

”1000 yılından önceki yüzyıllar oldukça karanlıktı” demiş Umberto Eco. Belki Karolenj Rönensansı dönem haricinde desek daha uygun olur, zaten Eco da buna dikkat çeker. Barbar istilaları Roma uygarlığını yavaş yavaş yok etmesinin ardından, imparatorluk çöktü, kentler artık boşalmış ve önemli yollar bakımsızlıktan kaderine terk edilmişti. Roma zamanında Avrupa’da yaygın olan kurşun, bakır ve gümüş madenciliği tarihöncesi düzeye düştü. Bir azizin aniden ortaya çıkıp bir çiftçinin kuyuya düşürdüğü orağı bulup çıkarmasına dair mucizevi hikayeler, demirin o dönemde ne kadar nadir bulunduğunu gösteriyor. Sadece köylüler değil, soylular bile 400-800 arası fakirleşmiş. Fakirleri sınıflandırmak için kullanılan terimlerden birisi olan ”pauper verecundus” yani utanç verici yoksulluk, refah içindeki konumunu kaybetmiş bir asil ve eski zenginleri belirtmek için kullanılmış.

GÜNDELİK YAŞAM ve YİYECEKLER

Erken ortaçağ, ortaçağ tarihçilerinin daha temkinli görüşler belirttiği bir dönem. O döneme dair elde daha az belge var çünkü. Her ne kadar karanlık bir dönem denilmiş olsa da yapılan son araştırmalar yiyeceğin o kadar da az olmadığını gösteriyor, kıtlık dönemleri hariç tabii ki. Fakat burada yiyeceğin niteliği pek iç açıcı bir tablo sunmuyor. Ayrıca erken ortaçağda nüfus artışının hızlı olmadığı da bir gerçek. Ekonomik koşullar nedeniyle nüfusun büyük bir kısmı savunma halindeydi.

Koşulların köylüler için değişken olduğu bir dönem. Doğaya karşı devamlı bir savaş var. Nehirlerin taşması, kötü hava koşulları veya hayvanlara musallat olan bir salgın hastalık bir anda durumu kötüye çevirebiliyordu. Dolayısıyla kıtlık ortaçağda bir Avrupalının asla aklında çıkaramadığı bir gerçekti belki de. Büyük şehirlerin çoğunun harabeye dönmesinden sonra insanların ormanların hemen dışındaki küçük yerleşim alanlarında yaşadığı; ellerinde fazla alet alet olmadığı ve giysilerinin de pek iyi olmadığı bu dönemde, başlıca endişe kaynakları hayatta kalmaktı. Et aynı antikçağda olduğu gibi sık yenen bir yiyecek değildi. Ormanın sunduğu yiyecekler, et ve süt ürünleri gözde yiyeceklerdi. Sebzeler her yerde ilkbahar mahsulüydü. Nohut ve mercimek özellikle değerliydi çünkü kurutulabiliyor uzun süre muhafaz edilebiliyorlardı. O zamanın toplumları için  başlıca gıda maddesi olan ekmek ve lapa da önemliydi. Hem tatlandırıcı hem koruyucu olarak kullanılan bal da bir başka önemli yiyecekti. Bal ormanlardan getirilirdi. Aslında ortaçağ halkı için orman tek başına bir yazıyı hak edecek kadar önemliydi.

KITLIK

wit_fcu

(Resim Wittenberg İncili’nden. Kıtlık ve Hastalık)

En başta yazdığım gibi erken ortaçağa damgasını vuran şeylerden biri yerellik idi. Bir bölge salgın hastalıktan kırılırken bir başka bölge etkilenmiyordu. Genel olarak kıtlık her yıl bir yeri, bir yıl başka bir yeri vuruyordu. Kayıt altına alınmış ve tüm Avrupa’yı vuran kıtlık ve hastalıklar da var tabii. Bunlar zaten en korkunç olanları ve yamyamlık vakalarının görüldüğü büyük felaketler.

Julia M. Smith yaklaşık 800 yılından itibaren tarihsel kayıtların belirgin bir özelliği olan yiyecek kıtlıklarına dikkat çekmiş. Kıtlık 9. yüzyıl boyunca ortalama dört yılda bir tekrarlanmış. 850’de Ren Bölgesi’nde, 853’te Saksonya’da, 882’de Bavyera’da. Hayvancılığa adanmış bir ülke olan İrlanda ise erken ortaçağ boyunca kıtlık ve sığır hastalığı salgınlarıyla boğuşmuş. Anlaşılan İrlandalılar tarihin büyük bir bölümü boyunca kıtlıktan çok çekmişler. 873’te Avrupa’nın çoğuna çekirge sürüsü bela olmuş. Anlatımlara göre gökyüzü zor görünüyormuş. Rahipler ellerinde haçlarla ve azizlerin kutsal emanetleriyle etkilenen alanları dolaşıp, tanrıya yalvarmışlar. İster salgın, ister kıtlık, ister Viking saldırısı olsun, eldeki tek şey dua etmek ve tövbe etmekti. 792-793 kışında şiddetli ve yaygın kıtlıkla karşılaşan Charlemagne Frank topraklarındaki bütün piskopos, papaz, keşiş, rahip ve rahibelere ilahi okumalarını buyurmuş, herkesin oruç tutmasını ve bütün toprak sahiplerinin bir sonraki hasat zamanına kadar sadaka vermelerini istemiş.

”Allah kimseyi açlıkla sınamasın” hepimizin mutlaka özellikle aile büyüklerinden duyduğu bir sözdür. Yönetici ve ruhban sınıfın kıtlık zamanlarında harekete geçmesinin en önemli nedenlerinden birisi, kıtlığın aynı zamanda toplumda ahlaki bir çöküş riski de getirmesi. Aç kitleler daha önce yapmayı hiç akıllarına bile getirmedikleri şeyleri yapabilirdi. Kedi, köpek ve sıçanların yenmesi, 869 yılında Orta Fransa’yı şiddetli bir şekilde vuran kıtlıkta olduğu gibi ceset yenme olaylarının yaşanması en başta Hristiyan öğretiyi sarsıyordu.

1000-1300 arası iklim normalleşti ama 14. yüzyılın başında kışlar gene sert geçmeye başlamış. Kaynaklar 1005-1006, 1032-1035 ve 1195-1197 yılları arasında çok geniş bir alana yayılmış bir açlığa işaret ediyor. Kaynaklar 1315’te başlayıp 1322’ye dek süren feci bir kıtlıktan bahsetmiş. İrlanda, İngiltere, Kuzey Fransa, Belçika, Hollanda ve İskandinavya’da etkisini göstermiş. Gene sebep olarak kötü hava şartlarından bahsedilmiş. Cluny Manastırı 1018’de 17 bin yoksula yardımda bulunmuş. 11. yüzyılın sonlarında manastırlar yardım etmede yetersiz kalmaya başlamış. İklimdeki bu değişimler karşısında insanların dua etmekten başka yapabileceği pek bir şey yoktu. Topraklar çamur içinde kalıyor, ekin ekme ve biçme işleri bazen imkansız hale geliyordu. Hayvanları vuran bir salgın hastalık bazen işleri daha da beter bir hale getiriyordu. Sabanla tarla sürmek için gerekli olan öküzlerin büyük oranda azalmaları hasadı da vuruyordu. Zor durumda elde kalan hayvanları da yemek, su bulamayınca deniz suyu içmek gibi oluyordu. Hangi tarihte nerede kıtlık yaşandığına dair daha yüzlerce örnek verilebilir sanırım. Bu bitmek bilmeyen kıtlıklar, Haçlı Seferi öncesi vaizlerin etrafında toplanan perişan haldeki fakirlerin nasıl bir şevkle Kutsal Topraklara gittiğine dair bir fikir veriyor bence. Ortaçağ tarihçilerinin genelde dikkat çektiği bir ayrıntıdır.

KÖYLÜLERİN SAĞLIK ve EKONOMİK DURUMLARI

Snap 2015-09-03 at 20.01.31

Julia M. H. Smith Roma’dan Sonra Avrupa kitabında bazı mezarlık kayıtlarını listelemiş. İngiltere’de 5. yüzyıl ile 8. yüzyıl arasında kullanılan Buckland’daki bir mezar incelenmiş. Topluluğun en az %20’si 18 yaşına ulaşmadan ölmüş ve yalnızca %6 kadarı 60 ve üzeri yaşına kadar yaşamış. Kadınların ortalama ölüm yaşı 31’ken, erkeklerinki 38’miş. Doğum sırasında yüksek ölüm oranını işaret ediyor gibi. Fakat mezardaki kadınların sayısı daha fazlaymış. Bu da büyük ihtimalle evinden uzakta savaşlara ölen erkekleri işaret ediyor. İkinci örnek ise Zürih’in Münsterhof mezarlığından. 9. yüzyıl ile 12. yüzyıl arasında kullanılmış. Neredeyse %50’si 18 yaşına ulaşamamış, en az %30’u ömrünün ilk 5 yılında ölmüş. İskelet kalıntıları erken ortaçağda yaşam kalitesiyle ilgili bazı şeyleri de açığa vurmuş. Çok aşınma ve apse gibi diş sorunları, yanlış tedavi edilip çarpık kalmış ya da kısalmış kol ve bacak kırıkları, eklemlerde enfeksiyonlar ve başka kemik sorunları dikkat çekmiş. Yine de tek iki mezara bakıp genel bir yargıya varmak tabii ki hatalı olur. Kralların ve üst düzey din adamlarının hayatını daha iyi biliyoruz. Alt kesimlerdeki halka dair belge bulmak zor. Fakat şu bir gerçek ki, kötü beslenen, kötü hava şartlarına maruz kalan ve uzun sürelerle çok ağır işlerde çalışmak zorunda kalan yoksulların uzun ömürlü olabileceğini düşünmek zor. Mezar kayıtları da bu görüşü destekliyor.

resimyazı1

Ortaçağda ortalama Avrupalı bir köylü kıtlık ve hastalıktan paçayı kurtardı diyelim, hayat gene zor diyebiliriz. Ödemekle yükümlü olduğu vergilere dair bilgileri okurken ben bile isyan etmiştim. Bu nedenle ilk ortaçağ şehirlerine akın eden kırsal nüfusu daha iyi anlayabiliyorum. En azından bir özgürlük umudu varmış. Manastır kayıtlarında Folcric olarak görünen bağımlı bir işçinin yükümlülükleri yazılmış. Her yıl manastıra belirlenmiş miktarda ekmek, bira, domuz, odun, keten, yumurta ve tahıl borçluymuş. Her 3 yılda bir nakit ödeme zorunluluğu da var. Ödemenin olmadığı yıllarda bir gömlek dikiyormuş. Folcric’in tepesinde bir kılıç gibi sallanan efendi ve din adamları gecikme durumunda şantaj ve dayağa başvuruyordu büyük olasılıkla. Folcric’e benzer 24 kişi daha varmış. Yıllık yükümlülüklerine ek olarak, evlendiklerinde ve öldüklerinde de ödeme yapmak zorundaymışlar! Folcric en kötü örnek, ona aslında ”köle” diyebiliriz. Gene bağımlı olup daha onurlu bir hayatı yaşayan köylüler de vardı. Yönetici sınıf ile köylünün kurduğu ilişki değişiyordu. Ben tahmini olarak sayılarını bilmediğim en kötü durumdaki örneği yazmak istedim. Son olarak çok ilginç bulduğum bir örnek: Özgür olup da kıtlık zamanında özgürlüğünü kaybeden, hatta zamanla bir köleye dönüşen köylüler olmuş. Özgür ama yiyecek yok, ambarında depoladığı yiyecek ile derebeyinin koruma teklifini kabul etmişler. Karınları doymuş ama özgürlük gitmiş.

Twitterhttps://twitter.com/_Slow_Loris_

KAYNAKÇA

Andrew Dalby, Bizans’ın Damak Tadı

Julia M. H. Smith, Roma’dan Sonra Avrupa

Steven A. Epstein, Geç Dönem Ortaçağ Avrupası

Umberto Eco, Ortaçağ 1. Cilt

Umberto Eco, Ortaçağ 2. Cilt

Advertisements